Yoksulluğu konuşup servetin nasıl biriktiğini, geçim sıkıntısını konuşup emeğin yarattığı değerin nasıl bölüşüldüğünü tartışmadan kalıcı bir çözüm üretilemez.

Bir toplumun ekonomik sorunlarını yalnızca enflasyon, işsizlik, düşük ücretler ve gelir dağılımı üzerinden okumak, meselenin görünen yüzünde kalmaktır. Çünkü ekonomi yalnızca cebimizi değil; düşüncelerimizi, ilişkilerimizi, beklentilerimizi ve değerlerimizi de biçimlendirir. Çiftçinin emeğinin karşılığını alamaması, emeklinin geçinememesi, gençlerin eğitim ve barınma mücadelesi vermesi, çalışanların geleceğinden emin olamaması ve servetin belirli ellerde toplanması birbirinden bağımsız sorunlar değildir. Bunlar, üretimden doğan değerin emek tarafından yaratıldığı ancak eşit bölüşülmediği bir düzenin farklı sonuçlarıdır.

Kapitalist üretimin temel ölçüsü toplumsal ihtiyaçtan önce sermayenin büyümesidir. Çiftçi için buğday emek ve yaşamdır; piyasa için metadır. Üretici risk alır, borçlanır, üretir; fakat ortaya çıkan değerin ne kadarına sahip olacağı piyasanın koşullarına bağlıdır. Aynı çelişki emeklide de görülür. İnsan yıllarca toplumsal zenginlik üretir, fakat sonunda insanca yaşayacak gelire sahip olamazsa sorun yalnızca maaş değildir; yaratılan değerin nasıl bölüşüldüğüdür.

Bu ekonomik düzen zamanla insan ilişkilerini de değiştirir. “Bu insan kimdir?” sorusunun yerini “Bana ne kazandırır?” sorusu aldığında dostlukta çıkar, ilişkilerde hesap, ticarette fırsatçılık öne çıkar. Metalaşma yalnızca malların satılması değildir; emeğin, zamanın, bilginin, kültürün ve ilişkilerin piyasa değeri üzerinden ölçülmesidir. İnsan da giderek sahip olduklarıyla değerlendirilir. Başarı servetle, mutluluk tüketimle, değer ise sahip olunanlarla ölçülmeye başlar.

Sanat da bu piyasa mantığından kaçamaz. İzlenme, tıklanma ve satış rakamları sanatın ölçüsüne dönüştüğünde daha kolay tüketilen öne çıkar; düşündüren ve sorgulatan sanat geri plana itilir. Çünkü piyasa yalnızca mal değil, beğeni ve tüketim alışkanlığı da üretir.

Bu nedenle toplumsal yozlaşmayı yalnızca “insanların ahlakı bozuldu” diyerek açıklamak eksiktir. Sürekli rekabete zorlanan, tüketmeye yönlendirilen, emeği ucuzlatılan ve geleceği belirsizleştirilen bir toplumda insan davranışlarının da bu koşullardan etkilenmesi kaçınılmazdır. Sorun yalnızca insanları değiştirmek değil, insanları bu davranışlara iten ekonomik ilişkileri değiştirmektir.

Asıl soru şudur: Üretim kimin için yapılıyor ve yaratılan zenginlik kimin hizmetine sunuluyor? Yoksulluğu konuşup servetin nasıl biriktiğini, geçim sıkıntısını konuşup emeğin yarattığı değerin nasıl bölüşüldüğünü tartışmadan kalıcı bir çözüm üretilemez.

Gerçek çözüm, insanı piyasanın nesnesi olmaktan çıkarıp toplumsal yaşamın merkezine koymaktır. Eğitim, sağlık, barınma ve kültür satın alma gücüne bağlı ayrıcalıklar değil, toplumsal haklar olmalıdır. Üretimin amacı yalnızca sermayeyi büyütmek değil, toplumun ihtiyaçlarını karşılamak olmalıdır.

Çünkü mesele yalnızca yoksulluk değildir. Mesele, insanın kendi emeğiyle yarattığı dünyada giderek metaya dönüşmesidir.

Sermaye büyürken insan küçülüyorsa, orada toplumsal ilerlemeden söz edilemez.

İnsan ekonominin hammaddesi değil, ekonominin varlık nedenidir. Bu nedenle mesele yalnızca ekonomiyi düzeltmek değil; insanı piyasanın nesnesi olmaktan çıkaracak bir toplumsal düzen kurmaktır.