Açlıktan ekmek çalmanın bile kanun hükmünde bir karşılığı olduğu bir adalet sisteminde, ağır suçlardan hüküm giymiş bir kişinin affedilmesine “Hayır” demekten vazgeçmeyeceğim.

Çerçeve Yasa’yı tartışıyoruz.

Az uz kişi değil, neredeyse bütün toplum tartışıyor. Sokakta, mekânda, iş yerinde, evde; kısacası hayatın hemen her alanında, her kesimden insanın gündeminde bu konu var.

Bir de maalesef işin sosyal medya tarafı var.

“Maalesef” diyorum; çünkü sosyal medya, iletişimin en yanıltıcı adreslerinden biri hâline geldi. İnsanların birbirlerinin yüzüne bakarak, göz göze gelerek tartışamadıkları konular, klavyenin başında çok daha büyük ve çok daha keskin cümlelere dönüşebiliyor.

Hayatın gerçeklerinden kopuk biçimde, bilgisayar başında kurulan büyük cümlelerin içinde kaybolan nice insan var. Üstelik bu insanlar, kendi düşüncelerini savunmakla yetinmeyip karşısındaki herkese bir etiket yapıştırma telaşına da düşüyor.

Onlara göre;

“Evet” diyenler aydın,
“Evet” diyenler barışçıl,
“Evet” diyenler müthiş akıllı insanlar.

“Hayır” diyenler ise;

faşist, ırkçı, dar kafalı, kaostan yana insanlar...

Üstelik kendisine solcu, hatta sol-sosyalist demekten geri durmayan bazıları, terör suçundan hüküm giymiş; askeri, polisi, öğretmeni, öğrenciyi, sivili öldürmüş bir teröriste veya örgüt elebaşına dahi ifade özgürlüğü nidaları atarken, sağcı, milliyetçi ya da sadece bu sürece karşı çıkan insanların ifade özgürlüğüne ve gerekçelerine zerre kadar tahammül göstermiyor.

Önce yaftalıyor, sonra hüküm veriyor.

Neyse...

Sözüm ona aydınların sosyal medya algısı ile gerçek hayatın aynı paralelde olmadığını artık hepimiz görüyoruz.

Başka şehirlerde elbette nüanslar olabilir. Ancak benim gördüğüm kadarıyla Eskişehir’de bu sürece destek veren, onaylayan insan sayısı oldukça az.

Ben de yıllardır defaatle dile getirdiğim gibi, terörle müzakereyi doğru bulmayan taraftayım.

Bugüne kadar bu vatana gözünü dikmiş insanların, şimdi bir anda bütün emellerinden vazgeçeceklerine zerre kadar güvenmiyorum.

Çünkü geçmişte yaşadıklarımızı unutmadım.

Açılım ve çözüm süreçleri adı altında başlayan dönemlerin bu ülkeye nasıl ağır bedeller ödettiğini, hangi acıları geride bıraktığını unutmadım.

Daha önemlisi, oğlunu, babasını, eşini, kardeşini şehit vermiş insanların acısı bir gün bile dinmemişken; o bedeli ömür boyu taşıyacak yüz binlerce şehit ailesinin rızası yokken, vatanı için bir ömür boyunca birçok uzvunu feda ederek yaşamak zorunda kalan gazilerimiz varken...

Ömür boyu hapis veya ağırlaştırılmış müebbet cezası almış bir kişinin, belirli şartlarla ve belirli bir süre ertelenerek cezaevinden çıkarılmasını, hiçbir bedel ödemeden özgürlüğüne kavuşmasını hangi adalet duygusu kabul edebilir?

Ben kabul edemiyorum.

Çerçeve diyorsanız, lütfen o şehit ailelerinin evlerine gidin.

Duvarlarda asılı olan çerçevelere bakın.

Şehitliklere gidin mesela.

Mezar taşlarının üzerinde duran fotoğraflara, o küçücük çerçevelere bakın.

Bir an olsun, o fotoğraflarda kendi evladınızı, kendi eşinizi, kendi babanızı, kendi kardeşinizi görmeye çalışın.

Belki o zaman meselenin yalnızca bir yasa maddesinden, bir siyasi projeden veya bir masa başı hesabından ibaret olmadığını anlarsınız.

Çünkü bu sürecin içinde yapılan bazı açıklamalara baktıkça insanın içine oturan o yumruyu tarif etmek gerçekten kelimelere sığmıyor.

Meğer sanat camiası başta olmak üzere, yıllardır içinde Apo sevgisi besleyen nice isim varmış.

Şimdi yavaş yavaş açığa çıkıyor.

Bu ülkenin askerini, polisini, öğretmenini, öğrencisini ve kundaktaki bebeğini bile hedef alan bir örgütün elebaşına daha ilk günden sempati besleyen insanları yıllarca televizyonlarda aktör, sanatçı, aydın diye izlemişiz.

Alkışlamışız.

Şimdi aynı insanların Apo’ya özgürlükten, çözüm fırsatından söz ederek bu sürece “Hayır” diyenlere faşist, ırkçı, dar kafalı demesine bu yüzden şaşırmamak gerekiyor.

Çünkü insan, yıllarca içinde taşıdığı düşünceyi günün birinde saklayamaz hâle geliyor.

Diyelim ki terörden 30-40 yıl ceza almış bir hükümlü cezaevinden çıktı.

Bugün “Evet” diyenlere soruyorum:

Onunla aynı apartmanda oturabilir misiniz?

Çocuklarınızla aynı mahallede, aynı sokakta, hiçbir endişe duymadan yaşayabilir misiniz?

Çocuklarınızı onun çocuklarıyla arkadaşlık etmeleri konusunda gönül rahatlığıyla sokağa bırakabilir misiniz?

Daha da önemlisi, geçmişte yaptıklarını unutup o insana gerçekten inanabilir ve güvenebilir misiniz?

Eğer cevabınız “Evet” ise, bunu gerçekten yüreğinizden gelerek mi söylüyorsunuz?

Yoksa bugün siyasi olarak doğru tarafta görünmek uğruna mı söylüyorsunuz?

Ve bütün bunların sonunda, ilahi mahkeme kapısında vicdanen rahat, vebalsiz olabileceğinizi gerçekten düşünüyor musunuz?

Ben bunların cevabını bilmiyorum.

Ama kendi cevabımı biliyorum.

Dilerim olmaz.

Umarım yanılırım.

Ama “fakat”, “lakin”, “keşke” kelimelerinin hiçbirinin bir annenin evladını geri getirmeyeceğini de biliyorum.

İki, üç yıl sonra bu çerçeve çatlar ve birileri verdiği sözün arkasında durmazsa...

Anayasa değişikliğiyle özerklik veya “Kürdistan” talepleri yeniden ayyuka çıkarsa, hatta bununla ilgili somut adımlar atılırsa...

Bir yerlerde yine insanları hedef alan bir saldırı, bir katliam yaşanırsa...

Bugün canhıraş biçimde bu yasayı savunanlar ne yapacak?

Bugün yazdıkları sözleri, attıkları tweetleri nereye saklayacaklar?

“Biz bilmiyorduk” mı diyecekler?

“Bizi kandırdılar” mı diyecekler?

Kimse “Kandırıldık.” demesin.

Baştan söylüyorum:

Çünkü bir kere yapan, yine yapabilir.

Elbette insan değişebilir. Elbette toplumlar yeni bir sayfa açabilir. Elbette barış hepimizin özlemidir.

Ama barış demek, geçmişi unutmak değildir.

Barış demek, adaleti yok saymak değildir.

Barış demek, bedel ödemiş insanların acısını görmezden gelmek hiç değildir.

Gerçek barışın yolu, önce adalet duygusunu ayakta tutmaktan geçer.

Açlıktan ekmek çalmanın bile kanun hükmünde bir karşılığı olduğu bir adalet sisteminde, ağır suçlardan hüküm giymiş bir kişinin affedilmesine “Hayır” demekten vazgeçmeyeceğim.

Bu benim siyasi hesabım değil.

Bu benim vicdani sınırım.

Siz “Evet” deyin.

Kişisel sorumluluk sizin.

Umarım safi duygularla, büyük umutlarla verdiğiniz kararın bir gün ağır bir pişmanlığa dönüşmesini yaşamazsınız.

Çünkü bazı kararların yanlış olduğunu anlamak için yıllar yetmez.

Bazı yanlışların bedelini ise bir ömür boyunca başkaları öder.

Benim korkum tam da bu.

Bugün verdiğimiz kararın bedelini yarın başka insanların çocuklarının ödememesi için “Hayır” diyorum.

Ve ne olursa olsun, bu sözümün arkasında durmaya devam edeceğim.