Geçtiğimiz Eskişehir Büyükşehir Belediye Meclisi’nde, aslında üzerinde durulması gereken bir mesele neredeyse fark edilmeden geçip gitti.
31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonraki ilk meclis toplantısında AK Parti Grup Başkanvekilliği görevi verilen Ahmet Sivri, grup başkanvekilliği görevinden alındı; yerine bir başka Ahmet (Sarıcakaya Belediye Başkanı Ahmet Dönmez) getirildi.
Eskişehir AK Parti tarihinde çok sık rastlanan bir tablo değil bu. Ama tuhaf biçimde, kimse de pek yadırgamadı.
Yadırgamıyoruz; alıştık da diyebiliriz. Siyasetin, kişilerin omzunda taşınan bir sorumluluk olmaktan çıkıp, yukarıdan aşağıya tevdi edilen geçici bir vazifeye dönüşmesine alıştık. Bir görevin anlamı, o görevi yürüten kişinin inancından değil, onu veren iradenin anlık tercihinden ibaret hale geldiğinde, şaşıracak pek bir şey de kalmıyor.
Grup başkanvekilliği meselesi, aslında daha geniş bir manzaranın küçük bir detayı… Daha önce, il başkanlarının elleri havadayken görevden alındığını gördük. Şimdi aynı durumun, daha alt kademelere, kılcal damarlara kadar indiğine tanıklık ediyoruz.
Siyasi bir kangren gibi; kesilmedikçe yayılıyor.
Kimse açıklama yapma ihtiyacı duymuyor. Çünkü yerleşik bir akıl var: “Bizde görev alınmaz, verilir.” Bu cümle, siyasetin nasıl kişiliksizleştiğini, nasıl içinin boşaltıldığını anlatmaya yetiyor. İnsan böyle bir düzende ne söz üretmek istiyor ne de sorumluluk almak. Siyaset, yavaş yavaş apolitik bir uğraşa dönüşüyor.
Üstelik bu hastalık yalnızca AK Parti’ye özgü de değil. Daha geniş, daha yapısal bir sorunla karşı karşıyayız. İliğe kemiğe işlemiş, kronikleşmiş bir durum bu.
Gelenler, nasıl geldiklerinin mahcubiyetini taşıyor; getirenler ise nasıl getirdiklerinin fazlasıyla farkında. Eli tırnağı kanatarak bir yerlere gelmenin zahmetli olduğu bir dünyada, birileri tarafından bir yere getirilmek elbette daha kolay. Ama kolay olanın bedeli ağır oluyor. Belki de bu yüzden siyasette iddia kalmıyor; geriye sadece sessizce yer değiştiren isimler kalıyor.
“Bu durumun bize ne zararı var?” sorusu hafife alınacak bir soru değil; tam tersine, meselenin tam kalbinde duruyor. Çünkü temsil dediğimiz şey, artık halka, vatandaşa bakmayı gerektirmeyebiliyor. Kendisini, bizi temsil etmekle görevli sayanlar için, bir üst makama bakmak çoğu zaman yeterli olabiliyor. Böyle olunca, siyasi partilerin “temsil” iddiası da giderek anlamını yitiriyor.
Bir şey söylemek yerine gürültü çıkarmanın kâfi sayıldığı, orada bulunmanın değil “orada olduğuna dair bir fotoğraf vermenin” başlı başına siyasi sorumluluk kabul edildiği bir iklimden söz ediyoruz. İçeriğin yerini ses, sözün yerini poz alıyor.
Örneğin AK Parti’nin yeni sözcüsü Mihalgazi Belediye Başkanı Zeynep Hanım. Şimdiye kadar izlediğim meclis toplantılarında, anlatmak gibi bir derdi olduğunu pek görmedim. Daha çok anlatılanlara yetişmeye, söylenmemiş sözlere bile cevap vermeye çalışan bir hali var. Laf daha ağızdan çıkmadan tahmin edilip, “şak” diye araya sokuluyor. Bunu öyle bir özgüvenle yapıyor ki, insan ister istemez bir tür saygı da duyuyor. Gürültüyü bu denli saygı değer kılmak, doğrusu başlı başına bir maharet.
Sonuçta, eli tırnağı zedelenmeden, kanatmadan bir yerlere gelenlerin giderken içlerini kemiren bir dertleri de olmuyor. “Azıcık makamım olsun, başım ağrımasın” hâli. Fakat haksızlık etmeyeyim: Neredeyse tüm örgüt tabanının karşı çıktığı isimlerin, belediye başkanlarının takdiriyle makamlarını koruyabilmesi, CHP açısından bakıldığında AK Parti’yi bile kıskandıracak bir beceri sayılabilir.
Ama şundan emin olalım: Bu tablo sürdürülebilir değil. Gürültüyle idare edilen, temsili yukarıya bakarak kuran bir siyaset, er ya da geç kendi boşluğuna çarpar. Temsilin yerini poz, sözün yerini ses aldığında, geriye kalan şeyin siyaset olduğunu iddia etmek de giderek zorlaşıyor.