Madem gerçekten yapmak istemiyorlar, o zaman verin şu belgeyi. Bakalım paraları var mı, yok mu? Bakalım gerçekten yapmak istemiyorlar mı?

Muhacirler yumuşak mizaçlıdır. Kavgayı, ayrışmayı, gereksiz gürültüyü sevmezler. Çalışkandırlar. Yaşadıkları yeri güzelleştirmek, bulundukları toprağa değer katmak için fazlasıyla uğraşırlar.

Belki de bunun bir sebebi vardır. İçlerinde taşıdıkları derin acı…

Göçe zorlayan o mezalim günlerinin sancısını unutmazlar. Geride bıraktıkları evleri, toprakları, hatıraları bilirler. Belki de bu yüzden kendilerine yeni bir hayat kurdukları toprağa daha sıkı sarılır, yaşadıkları şehri daha çok sahiplenirler.

Muhacir dayanışmayı sever.Üretmeyi, paylaşmayı, el ele vermeyi sever. Taş üstüne taş koymak, yaşadığı şehre bir şey katmak için adeta birbiriyle yarışır.

İşte ERİAD, benim gözümde tam da bunun karşılığıdır.

Eskişehir’de yaşayan muhacirlerin bir araya gelip, “Biz bu şehir için ne yapabiliriz?” diye sormasının güzel bir örneğidir.

Ben de bu derneğin, bu güzel ailenin bir parçası olmaktan büyük mutluluk duyuyorum.

Çünkü burada başka bir şey var.

Kibirsiz insanlar var. Yüksek sesle konuşarak kendini anlatmaya çalışmayan, yaptığı işin sesinin kendisinden daha fazla çıkmasına inanan insanlar…

Her derde koşmaya, her soruna çözüm bulmaya çalışan; “Ben ne kazanırım?”dan önce “Ben ne katabilirim?” diye düşünen insanlar…

Çünkü burada, bugünlerde çok özlediğimiz bir samimiyet var.

Hani şu bizim “eski Türkiye” diye tabir ettiğimiz, 90’ların o daha sahici, daha içten, daha birbirine dokunan günleri…

İnsanların birbirine sadece işi düştüğünde değil, gerçekten ihtiyaç duyduğunda kapısını çaldığı; bir sıkıntı olduğunda elini taşın altına koyduğu o güzel günler…

ERİAD, Rüştü Şentuna’nın başkanlığında demokrasiyi içselleştirmiş bir oluşum.

Şehrin istihdamına, kültürüne, sosyal hayatına ve ekonomisine somut katkılar sunan; konuşmakla yetinmeyip bir şeyler üretmeye çalışan bir yapı.Burada farklı fikirler konuşulabiliyor. Eleştiri bir tehdit olarak görülmüyor. Farklı düşünceler tartışılabiliyor.

ERİAD somut katkı sunan bir oluşum. Bildiğimiz “yap-işlet-devret” modelini adeta “yap-devret” modeline çeviren istisnai bir örnek.

Kendi imkânlarıyla çok amaçlı bir salon yapıyor ve bunu herhangi bir şart, herhangi bir koşul, herhangi bir karşılık beklemeden kamuya devrediyor.

Kaç kurum, kaç dernek, kaç oluşum kendi imkânlarıyla bir değer üretip, karşılığını kendisi almak yerine şehrin kullanımına sunar?

İşte bu yüzden bütün bunları boşuna yazmıyorum.

Konuşurken, itham ederken, bir şey demeye çalışırken bilerek konuşalım diye…

Fakat ne yazık ki bazıları hâlâ bütün bunları sadece siyasete, sadece kişilere indirgemeye çalışıyor.

Israrla anlamamak, görmezden gelmek, hatta kötülemek üzerinden bir tartışma yürütülüyor.

Ben ise belki küçük de olsa bir farkındalık olur diye yazıyorum.

Çünkü ERİAD’ı yalnızca bir kişinin adıyla, bir siyasi görüşle ya da bir dönemle tarif etmek büyük haksızlık olur.

Bütün bunların en somut örneklerinden biri de birkaç yıldır konuştuğumuz Kızılinler Termal Tesis Projesi.

Aslında yazdıklarımızdan çok daha fazlası var.

Yazmadıklarımız, söylemediklerimiz…

Bugün “destek veriyorum” diyenlerin geçmişte kendi kulağımla şahit olduğum bambaşka beyanlarından tutun, 250 yatak kapasitesini küçümseyenlere, bu yatırımın Eskişehir için bir çoban ateşi olabileceğini görmezden gelenlere kadar pek çok şeye tanıklık ettim.

Hatta sırf iktidar partisindeki bazı isimleri arka çıkarmak adına, dün söylediğini bugün unutan, kendi cümlesiyle kendi pozisyonunu çelişkiye düşüren insanları da gördüm.

Şaşırıyor muyum?

Hayır.

Çünkü Eskişehir’in bir türlü aşamadığımız bazı alışkanlıkları var.

Projeyi konuşmak yerine kişileri konuşuyoruz.

Yatırımın şehre sağlayacağı katkıyı tartışmak yerine, kimin söylediğine bakıyoruz.

Rakamları, hedefleri, istihdamı, ekonomik karşılığını konuşmak yerine siyasi pozisyonlarımızı savunmaya başlıyoruz.

Sonra konu asıl mecrasından çıkıyor.

Tartışma büyüyor.

Taraflar sertleşiyor.

Ve en sonunda elimizde ne kalıyor?

Kocaman bir sıfır.

Bakın Rüştü Şentuna çıkıp açıkça söylüyor:

“Biz 100 ortaklı bir yatırımcı grubuyuz. Ben bu grubun sözcüsüyüm. Benim payım da herkes gibi yüzde 1.”

Bundan daha açık ne söylenebilir?

Yıllardır uğraşmışlar, didinmişler. Sırf Eskişehir’de bir çoban ateşi yakabilmek için izinlerin, raporların, gerekli hazırlıkların peşinden koşmuşlar.

Süreç tıkandığında da kapalı kapılar ardında beklemek yerine çıkıp kamuoyuna anlatmışlar.

İsim vermeden, karşılaştıkları sorunları dile getirmişler.

İşin önü açıldığında teşekkür etmişler.

Bir evraka takıldığında, süreç gerekçesiz biçimde ilerlemediğinde ise yine çıkıp “Bu soruna bir çözüm bulalım” demişler.

Üstelik defalarca aynı şeyin altını çizmişler:

“Herhangi bir odaya aday değiliz. Siyasetle hiçbir ilgimiz ve tarafımız yok.”

Ama hâlâ bu yatırım sanki yalnızca Rüştü Şentuna’ya aitmiş gibi kişiselleştiriliyor.

Daha da ilginci, paralarının hazır olduğunu belgeleriyle ortaya koyan insanlara “Paraları yok” deniliyor.

Yatırımın kaçmaması, sürecin tıkanmaması ve bir evrakın tamamlanması için kamuoyu önünde adeta kendini parçalayan insanlara ise bu kez “Aslında bu işi yapmak istemiyorlar”ithamı yöneltiliyor.

Haliyle insan ister istemez soruyor:

Madem yapmak istemiyorlar, neden yıllardır uğraşıyorlar?

Madem paraları yok, neden yatırım bedelinin teminatını yatırıyorlar?

Madem bu yatırımın peşinde değiller, neden bütçenin hazır olduğunu gösteren belgeleri Bakanlığa sunuyorlar?

Ve madem gerçekten yapmak istemiyorlar, o zaman verin şu belgeyi.

Bakalım paraları var mı, yok mu?

Bakalım gerçekten yapmak istemiyorlar mı?

Yatırımcı grubu bu işten bir kâr beklentilerinin olmadığını söylüyor.

Hatta bölge hayal ettikleri seviyeye gelinceye kadar bu yatırımın zarar edeceğini bildiklerini, buna rağmen yapmakta ısrar ettiklerini ifade ediyorlar.

Yatırım bedelinin teminatı yatırılmış. Bütçenin yüzde 90’ının hazır olduğunu gösteren belgeler Bakanlıkla paylaşılmış.“Biz hazırız, yeter ki önümüz açılsın.” diyor…

Önümüzde bir tarih var.

10 Ekim’den sonra yasal olarak uzatılması mümkün olmayan bir süreçten söz ediyoruz.

Bence artık polemiğin de, tartışmanın da, kim haklı kim haksız kavgasının da Eskişehir’e hiçbir faydası yok.

Çünkü tartışarak ne yeni bir yatak kapasitesi yaratabiliriz ne de şehre yeni bir yatırım kazandırabiliriz.

Başka birileri olsa belki de çoktan vazgeçmişti.

Belki yaşadıklarını isim isim, cümle cümle anlatır; kim ne demiş, kim ne yapmışsa tek tek kamuoyunun önüne koyar ve sözünü hiç sakınmazdı.

Ama ERİAD hâlâ başka bir yerde duruyor.

Kendisine taş atana gül vermeye çalışıyor.

Hâlâ kavga etmiyor.

Hâlâ kişiselleştirmiyor.

Hâlâ “Biz işimizi yapmak istiyoruz” diyor.

Yatırımın önündeki son evrak için de söyledikleri son derece basit:

“Sorun yoksa bir an önce verin. Sorun varsa zaman bitmeden söyleyin, birlikte çözelim. Ama bu işi, bunca emeği kaybetmeyelim.”

Ve bence o son toplantının anlamı da tam olarak buydu.

Birilerini suçlamak için değildi.

Kamuoyu önünde hesaplaşmak için değildi.

Son bir umutla o evrağın gelmesini sağlamak içindi.

Çünkü ERİAD açıklama yapmasaydı, bir süre sonra ortaya bambaşka bir algı çıkacaktı.

Sanki kendileri vazgeçmiş…

Sanki bu işi yapmak istememiş…

Sanki paraları yokmuş gibi…

ERİAD, kendisini savunmak için değil, yatırımın geleceğini kurtarmak için çıktı kamuoyunun karşısına.

Ve ERİAD son bir umutla şunu söyledi:

“Biz buradayız. Hazırız. Vazgeçmedik. Gelin şu işi birlikte çözelim.”

Şimdi bir de ben söylemek istiyorum.

Bakın, bu şehir artık “butik şehir” diye sevimli cümlelerle idare edilecek noktayı çoktan geçti.

Eskişehir birçok konuda geçmişin arkasında kaldı. Komşu şehirler bile rekabette önümüze geçiyor.

25-30 bin yatak kapasitesine ulaşmış şehirler, 500 yataklı yeni bir tesis açılacak diye davul zurna ile seviniyor.Biz ise 250 yataklı bir yatırım için neredeyse yatırımcıya “Niye bu işe kalkıştın?” diyeceğiz.

Böyle bir şey olabilir mi?

Kütahya’dan, Afyonkarahisar’dan geriye düşmeyelim. Bursa ile aramızdaki rekabet makasını daha da açmayalım.

Eskişehir artık “küçük olsun, bizim olsun” rahatlığından çıkmalı.

Daha büyük düşünmeli.

Daha cesur olmalı.

Daha çok yatırım istemeli.

Ve yatırım yapmak isteyen insanların önüne duvar örmek yerine, önlerini açmalı.

Kim yaparsa yapsın…

Hangi görüşten olursa olsun…

Kimin fikri olursa olsun…

Eğer Eskişehir’e değer katıyorsa, buna “iyi” diyebilmeliyiz.

Lütfen ezberi bozalım artık…

Bir olalım.

Apolitik olalım.

Şehir faydasında buluşalım.

Kimin yaptığına değil, ne yaptığına bakalım.

Kimin söylediğine değil, Eskişehir’e ne kazandıracağına bakalım.

Gelin inadı bırakalım.

Gelin tartışmaya son verelim.

Herkes sözünü söyledi.

Herkes cevap hakkını kullandı.

Artık aynı cümleleri tekrar etmeyelim.

Eksik neyse tamamlayalım.

Sorun neyse çözelim.

Evrak gerekiyorsa verelim.

Hukuki bir engel varsa birlikte aşmanın yolunu arayalım.

Ama 10 Ekim’i bekleyip, yıllardır verilen bunca emeğin ve ortaya konulan bunca sermayenin boşa gitmesine izin vermeyelim.

Gelin şu işi yapalım.

Kimin kazandığını değil, Eskişehir’in kazanacağını konuşalım.

Çünkü Kızılinler belki sadece 250 yataklı bir termal tesis değildir.

Belki de Eskişehir’in yeniden büyük düşünmeye başlayabilmesi için yakılacak ilk çoban ateşidir.

10 Ekim bir ümidin finali olmasın.

10 Ekim, Eskişehir için yeni bir başlangıç olsun.