Etkileşim ve kazanç uğruna kendine sövdürmeyi stratejiye dönüştürenler var. Nefretin ticarete, hakaretin kazanca dönüştüğü bir düzen bu.

Yıllar önce, tablo henüz bu kadar ağır değilken sosyal medya için “Deccal” benzetmesi yapmıştım. Abartılı bulunmuştu. Bugün dönüp baktığımda, o benzetmenin aslında bir korkunun erken ifadesi olduğunu daha iyi anlıyorum.

Bir taraftan nimet, eğlence ve özgürlük alanı olarak sunulan bu mecra; diğer taraftan insanî nitelikleri aşındıran, dili zehirleyen, hakikati bulanıklaştıran dev bir ekosisteme dönüştü. Toplumsal çöküşün tek nedeni değil belki ama çöküşü hızlandıran, zemini kayganlaştıran baş aktörlerden biri olduğu artık inkâr edilemez.

Ve evet… Ben de bu sistemin bir parçasıyım.

Ahlaki değerlerin altüst olduğu, adalet duygusunun ve objektif ölçülerin dinamitlendiği bir çağdayız. Tutulan takım, oy verilen parti, aidiyetler, hatta gelenekler bile artık köprü kurmuyor; cephe kuruyor. Aynı fikirde olmamak bir yana, aynı tepkiyi vermemek dahi nefretle doldurulabiliyor.

Nezaket zayıflık, merhamet saflık, empati tarafgirlik sayılıyor. Sesini yükselten haklı, hakaret eden güçlü kabul ediliyor. Uzmanlık değersizleşiyor; bilgi yerini kanaate, kanaat yerini bağırmaya bırakıyor.

Bir savcıya hükmünü, bir doktora tedavisini, bir antrenöre kadrosunu, bir bilim insanına deneyini öğretmeye kalkışan bir pervasızlık… Üstelik hiçbir bedel ödemeden. Herkes yargıç, kimse sorumlu değil.

Artık insanlar söyledikleriyle değil, söylemedikleri üzerinden mahkûm ediliyor.

Bugün bir bebeğe yapılan vahşeti gerekçelendirmeye kalkışan, kadına yönelen şiddeti “tercihlerin sonucu” diye meşrulaştırabilen, terörü romantize etmekten çekinmeyen, hayvana eziyeti bile etkileşim uğruna sergileyebilen bir zihniyetin çoğaldığı bir düzende yaşıyoruz. Kötülük marjinal değil artık; görünür ve cesur.

Etkileşim ve kazanç uğruna kendine sövdürmeyi stratejiye dönüştürenler var. Nefretin ticarete, hakaretin kazanca dönüştüğü bir düzen bu. Bedenin değere, mahremiyetin pazara çevrildiği bir çağ. Parayla satın alınmış beğenilerle değer hissi devşiren özgüvensizlikler, sahte hesapların arkasına saklanarak saldırmayı marifet sayan korkaklıklar…

Ekran, insanın yüzünü değil; maskesini büyütüyor.

Yüz yüze gelse düğme ilikleyecek insanların, ekranın ardına saklanınca en ağır iftiraları atabildiği bir döngüdeyiz. Birkaç satır yazabildiği için kendini üstün sanan, başkalarını kolayca değersiz ilan eden bir kibir çağında…

Ve belki de en ürkütücüsü; henüz öğrenme çağındaki çocukların bu mecrada hiçbir filtreye takılmadan büyümesi. Değeri değil görünürlüğü, emeği değil alkışı ölçü kabul eden bir neslin şekillenmesi. Geleceği algoritmaların eğittiği bir dünyaya doğru sürükleniyoruz.

Bu bir dertleşme yazısıdır belki. Belki bir korkunun dışavurumudur.

Zira biz; sevdalarımızı, şarkılarımızı, türkülerimizi, kitaplarımızı kaybettik. Daha doğrusu onları değil, onların içindeki insanı kaybettik. Vasatın altını alkışlamak içimize sinmiyor ama hakikati savunacak cesareti de çoğu zaman gösteremiyoruz. En acısı ise kişisel muhakeme yeteneğimizi yitirdik.

Aileden utanmayan, öğretmenden çekinmeyen, dosttan hicap duymayan, yasadan korkmayan ve dilinden düşürmediği Allah’tan dahi ürpermeyen bir cesaretle yaşıyoruz. Öyle ki, ilahi adalete bile meydan okur gibiyiz.

“Eskiden…” diye başlayan cümleler artık nostalji değil; sahici bir endişenin yansımasıdır.

Ne acıdır ki zaman ilerledikçe gerileyebilen bir insanlığın, sistemin parçasına dönüşen bireyleri hâline geldik.