O Halde CHP'nin önüne geleni üye yapmaya çalışmaktan çok, gerçekten CHP'li olanları kazanması gerekmez mi?

Futbolla ilgili meşhur bir söz vardır: “Futbol, 22 kişinin 90 dakika topu kovaladığı ve sonunda her zaman Almanların kazandığı bir oyundur.”
Bugün siyasette bu sözü biraz değiştirerek söylemek mümkün:

“Ön seçim, göreve ön seçimle gelmeyenlerin her dönem istediği ama sonunda asla gerçekleşmeyen bir aday belirleme yöntemidir.”

Ne yazık ki günlerdir garip bir şekilde, daha önce de söylediğim gibi, adeta havanda su döver misali ön seçimi konuşuyoruz.

Aslında hem biz hem de ön seçim talebinde bulunanlar biliyor ki; CHP, hele ki böylesine riskli bir süreçte, bu ölçekte bir işe imza atamaz. Ancak sevgili Ayşe Kaytan Uçak’ın da ifade ettiği gibi, bu söylemin tabandaki serinletici etkisi ve popülerliği, bu tartışmanın sürekli canlı tutulmasına neden oluyor.

Tekrara düşmek istemem. Geçtiğimiz günlerde ön seçim üzerine zaten bir şeyler karalamıştım. Şimdi yalnızca birkaç not daha düşmek istiyorum.

Son günlerde herkesi CHP’ye katılmaya, üye olmaya davet eden bir kampanya yürütülüyor. Elbette yüksek üye sayısı her siyasi parti için önemli bir hedeftir. Ancak yıllardır yaşananlardan ders çıkarmadan, üyelik vasfının içini doldurmadan, yalnızca bir form ve bir imza ile yapılan üyeliklerin partinin niteliğine verdiği zararı görmezden gelemeyiz.

Sorgusuz, koşulsuz üyelik; beraberinde büyük riskler getirir.

Nitekim zaman zaman genel merkez düzeyinde bile bunun örneklerini gördük. İttifaklar yoluyla karşımıza çıkarılan bazı isimler; Atatürk’ün partisinde Atatürk’e mesafeli, Cumhuriyet’in temel metinleriyle sorunlu, sosyal demokrat duruşla bağı zayıf kişiler olarak hem milletvekili hem de Cumhurbaşkanı adayı yapılmadı mı?

Aynı risk, üyelik sistemi için de geçerli değil mi?

Sesli düşünelim…

Elimde ciddi bir sermaye olduğunu varsayalım. Dahası, ailem, dostlarım, çalışanlarım ve etki alanım içinde yönlendirebileceğim 3-4 bin kişi olsun. Bu insanları organize edip partiye üye yaparsam, herhangi bir ön seçimde sürece birkaç bin oyla başlama avantajını elde etmem mümkün olmaz mı?

Cevabı hepimiz biliyoruz.
Potansiyeli de, tehlikeyi de görüyoruz.

O halde CHP’nin önüne geleni üye yapmaya çalışmaktan çok, gerçekten CHP’li olanları kazanması gerekmez mi?

Yakın geçmişte delege sistemiyle yapılan meclis ön seçimleri hafızalarımızda hâlâ taze. Bu süreç, partiyi demokratik bir ivmeye taşımaktan çok; küskünlükler, kırgınlıklar ve tartışmalar üretmişti. Hatta geçmişte “ön seçim olmalı” diyerek parti binası önünde eylem yapan bazı isimlerin, aynı sistemi daha sonra eleştirdiğine bile şahit olduk.

Geçtiğimiz günlerde CHP’de meclis üyesi aday adayı olan Uğraş Erkayman ile telefonda benzer konuları konuştuk. Mevcut sisteme dair haklı sitemleri vardı. Konu Berke Akyel’in istifasına gelince bana şu soruyu sordu:

“Soner, sen beni tanıyorsun… Şayet ben meclis üyesi olsaydım CHP’den Ak Parti’ye geçer miydim?”

Cevabımı zaten biliyordu. Ardından şunu ekledi:

“O zaman benim gibi insanlar neden listelerin dışında bırakıldı?”

Bu soru yalnızca bir kişiye ait değil. Aslında Odunpazarı İlçe Başkanı Rahmi Çınar’ın ya da Odunpazarı Belediye Başkanı Kazım Kurt’un cevaplaması gereken bir sorunun özeti bu. Uğraş Erkayman burada sadece bir örnek. Aynı soruyu sorabilecek onlarca kişi var.

Sonuç olarak bugün geldiğimiz noktada; ön seçim talebi kadar, ön seçim tüm üyelerin katılımıyla ve hatta hakim huzurunda yapılsa bile, ortaya çıkacak sonucun gerçekten demokratik, şeffaf ve adil olacağına dair ciddi bir güvensizlik söz konusu.

Bu durum bize neyi gösteriyor?

CHP’nin, Ekmeleddin İhsanoğlu sürecinden bu yana yüzleşmesi gereken bir taban–tavan problemi olduğunu.

Bugün “iktidara yürüyorum” diyen bir CHP, enerjisini yalnızca kimin aday olacağına ya da adayın nasıl belirleneceğine harcamamalı.

Asıl soru şu olmalı:

Kim aday olursa olsun, bu parti iktidara nasıl gelir?

Strateji burada başlar.
Gerçek tartışma da burada yapılır.

Haksız mıyım?