Siyaset uzun zamandır yalnızca irtifa kaybetmiyor, aynı zamanda toplumsal hiyerarşideki ayrıcalıklı yerini de yitiriyor…

Eskiden "siyaset üstü" olmak, tarafsızlık iddiasıydı. Bugün ise çoğu zaman siyasetten uzak durmanın kibar ifadesi gibi…

Çünkü bana göre artık üç tür insandan söz edebiliriz: Kendini siyaset üstü ilan edenler, hala siyasetin içinde kalmaya çalışanlar ve giderek nesli tükenen bir grup olarak siyasetin altında kalanlar.

Bir zamanlar "siyasetle ilgilenmeyen vatandaş" eleştirilirdi; bugün ise siyasetle ilgilendiğini söyleyen insan, çoğu zaman açıklama yapmak zorunda hissediyor kendini.

Bu ayrım elbette kaba… Ama siyasal atmosfer de ince ayrım yapmaya izin vermiyor.

Siyaset uzun zamandır yalnızca irtifa kaybetmiyor; aynı zamanda toplumsal hiyerarşideki ayrıcalıklı yerini de yitiriyor.

Eskiden devlet adamı olmak, belli bir ağırlığı; siyaset yapmak ise belli bir itibarı çağrıştırırdı. Bugün ise siyaset, toplumun gözünde güven endeksinin en alt sıralarına yerleşmiş durumda.

Artık siyasetin altında kim var sorusuna cevap vermek zor. Çünkü en dipte olması beklenen yer, çoktan siyaset ve siyasetçiler tarafından doldurulmuş gibi.

Bir stand-up gösterisinde söylenen birkaç cümle, haftalarca konuşan siyasetçilerden daha fazla karşılık bulabiliyor. Çünkü mizah, yalnızca güldürmüyor; temsil de ediyor.

Siyasetin söyleyemediğini komedyen söylüyor. Toplumun öfkesini, hayal kırıklığını ve alayını aynı cümlede taşıyabiliyor. Böyle olunca da ortaya ilginç bir denklem çıkıyor: Mizah komik olmaya devam ediyor; siyaset ise giderek gülünçleşiyor.

Popüler kültür de aynı boşluğu dolduruyor. Bir şarkıcının vergi meselesi, bir fenomenindolandırıcılık iddiası ya da bir futbolcunun özel hayatı günlerce ülke gündemini meşgul edebiliyor. Buna karşılık milyonlarca lirayı ilgilendiren kamu ihaleleri, yolsuzluk dosyaları veya siyasi etik tartışmaları birkaç gün içinde gündemin kıyısına itiliyor.

Sorun haber değeri değil; şaşırma kapasitesi.

Toplum, siyasetçiden artık neredeyse her şeyi bekliyor. Tam da bu yüzden hiçbir şey şaşırtmıyor. Oysa sevilen bir sanatçının ya da tanınmış bir iş insanının karıştığı bir skandal hala hayal kırıklığı yaratabiliyor. Çünkü onlar hakkında beklenti çıtası henüz bu kadar aşağı çekilmiş değil.

Bir iş insanının yakışıksız sözü günlerce ayıplanırken, siyasetçilerin hakaretle küfür arasında gidip gelen dili sıradan bir gürültüye dönüşüyor. Küfürün ima edildiği, nezaketin yok sayıldığı bir siyasal dil, zamanla yalnızca siyaseti değil, kamusal konuşma kültürünü de aşındırıyor. Dil bozuldukça siyaset de bozuluyor; siyaset bozuldukça dil daha da hoyratlaşıyor. Bir kısır döngü…

Bir zamanlar "memleket meselelerine kayıtsız kalmak" ayıptı. Vatandaşlık, siyasete ilgi duymakla ölçülürdü. Kahvehaneler, sendikalar, dernekler, parti binaları birer siyasal sosyalleşme mekanıydı. Bugün ise birçok insan, hangi partiye oy verdiğini söylemekten özellikle kaçınıyor. Bunun nedeni yalnızca kutuplaşma değil; siyasetin toplumsal prestijkaybı. İyi olduğu için değil kötünün iyisiydi olduğu için taraf artık vatandaş.

Belki de bugün "siyaset üstü" denilen hal, siyasetin düştüğü seviyenin dışında kalmaya çalışmaktır. İnsanlar artık siyasetten büyük fikirler, uzun vadeli projeler ya da ahlaki örneklik beklemiyor. Daha mütevazı bir beklentileri var: Normal olmak.

Artık büyük liderler, özü sözü bir politikacılar, yolsuzlukla mücadele için canını veren devlet adamları, memleket aşkıyla yanıp kavrulan milletvekilleri, şehri için heder olan belediye başkanlarını beklemiyoruz. Bizim gibi normal insanlar arıyoruz. Mümkünse siyaset üstü…