Eskişehirli siyasetçiler enerjisini kentin sokaklarına değil, genel merkezlerin koridorlarına harcıyor; yerelin sesi genel siyasetin gölgesinde kalıyor.

Gazeteciyle siyasetçinin çok önemli bir ortak noktası var veya vardı.

Her ikisinin mesleklerinin kamusal niteliğinden önce, toplumsal nabza temas edebilme iddiası vardı. Bir dönem kahvehaneler, pazar yerleri, dolmuş durakları bu temasın doğal mekanlarıydı…

Sadece fotoğraf vermek için değil; dinlemek, anlamak ve politika üretmek, insan hikayesi yazmak için. Siyaset de gazetecilik de oradan beslenirdi.

Fakat, son yıllarda dikkat çekici bir yön değişikliği yaşanıyor. Artık siyasetçi de gazeteci de vatandaşın ne düşündüğünü anlamaya çalışmaktan çok, birbirlerinin ne söylediğini takip ediyor. Buna karşılık vatandaş da onların nabzını tutuyor; ne dediklerini, kimi suçladıklarını, hangi tartışmanın içinde olduklarını izliyor.

Bana kalırsa bu, sağlıklı bir ilişkinin göstergesi değil. Çünkü nabız tek taraflı tutulduğunda zamanla anlamını yitiriyor. Uzun süre kendisi için atmayan bir kalbi dinleyen insan, sonunda elini bilekten çekiyor. Dinlemiyor, takip etmiyor, ilgilenmiyor.

Bugün siyasal tartışmaların önemli bir kısmı vatandaş açısından tam da böyle bir mesafede duruyor. Yüksek perdeden kurulan cümleler ilgi uyandırıyor belki ama gündelik hayata temas etmiyor. Takip ediliyor ama dahil olunmuyor. Siyaset giderek temsil ettiği toplumu konuşmaktan çok, kendi iç tartışmalarını konuşan kapalı bir dile dönüşüyor.

Eskişehir'de iktidar cephesi, savunma sanayii, inşaatlar başta olmak üzere elde ettiği başarıları anlatmayı tercih ediyor. Bunda elbette siyasal açıdan bir sakınca yok. Ancak aynı kararlılığı vatandaşın hayatını doğrudan etkileyen meselelerde görmek istemek de haksız bir beklenti sayılmaz. Eskişehir'in yıllardır bekleyen yatırımları, ulaşım sorunları ya da sağlık alanındaki belirsizlikleri konusunda aynı heyecanı görmek ister insan. Bunlar olmayınca takip edilen ama dahil olunmayan bir AK Parti ortaya çıkıyor.

Muhalefetin durumu da bundan farklı değil. CHP'nin genel merkezinde yürütülen demokrasi mücadelesi kuşkusuz önemlidir. Ancak aynı demokratik hassasiyetin yerel ölçekte de gösterilmesi beklenmez mi? Genel merkezde iradeye gösterilen özenin, belediye meclislerinde, yerel kongrelerde, kent yönetiminde ve yerel karar alma süreçlerinde de hissedilmesi gerekmez mi? Demokrasi mücadelesi sadece genel merkeze ve genel başkana endeksli olduğunda eksik kalıyor.

Belki de asıl sorun, yerel siyasetin giderek ulusal siyasetin uydusuna dönüşmesi.

Eskişehir'deki siyasetçilerin önemli bir bölümü enerjisini kentin meselelerinden çok genel merkezin gündemine ayırıyor. Genel başkanların etrafında dönen tartışmalar, şehrin gündelik ihtiyaçlarının önüne geçiyor.

Genel merkez baktığında aslan gibi kükreyenler, vatandaşın sorunu söz konusu olduğunda ciğercinin kedisi... Üstelik vatandaşın da aynı refleksi göstermesi bekleniyor.

“Özel”ci olmayan vatandaş hain, “Kılıçdaroğlu”nu anlamayanlar safmış gibi. Yahut Reis’in büyüklüğünü görmeyenler cahil... Ve haliyle bu beklenti çoğu zaman karşılık bulmuyor. Parti örgütleri kendi içinde heyecan yaşayadursun; vatandaşın gündemi başka.

Vatandaşın hayatı büyük siyasal anlatılarla değil, gündelik hayatın küçük ama belirleyici meseleleriyle şekilleniyor. Çöpün zamanında toplanması, mümkünse yolların çukurdan arındırılması, kira gününün yaklaşması, sağlık hizmetine erişebilmek...

Bunlar siyasal teorinin büyük başlıkları olmayabilir ama kamusal hayatın gerçek ağırlık merkezini oluşturuyor. Uzayı fethe kalkan bir iktidarın insanı, aynı gün ev kirasını nasıl ödeyeceğini, çocuğu okula nasıl göndereceğini konuşuyor.

Bana kalırsa gazetecilik de siyaset de yeniden sokağa dönmek zorunda. Çünkü toplumun nabzı, televizyon ekranlarında, “X” ya da parti koridorlarında değil; hala sokağın ritminde atıyor…