Üniversiteler kente yön veren kurumlar olmaktan çok, Eskişehir'in sağladığı cazibenin ve öğrenci hareketliliğinin imkanlarından yararlanan yapılar haline gelmiş durumda.
Eskişehir’e yıllarca “üniversite kenti” dedik.
Fakat, düşününce Eskişehir'in güçlü yanı üniversitelerinden çok, öğrenciler için sunduğu yaşam imkanları değil mi? Ulaşılabilir bir kent olması, sosyal hayatın canlılığı, görece düşük yaşam maliyetleri ve genç nüfusun gündelik hayatına uyum sağlaması. Tanımı yeniden yapmak gerekiyor öğrenci kentiyiz.
Çünkü üniversite kenti dediğimizde akla gelen, üniversitelerinin bilimsel üretimiyle, akademik itibarıyla ve düşünsel etkisiyle anılan şehirlerdir. Hadi ayaklarımız yere biraz daha sağlam bassın üniversitelerin kente ne kattığı ile ilgilidir.
Bir dönem Anadolu Üniversitesi'nin yarattığı etki düşünüldüğünde Eskişehir bu tanıma epey yaklaşmıştı. Fakat yıllar içinde fakülte sayısı arttı, kampüsler büyüdü, öğrenci nüfusu çoğaldı. Buna karşılık üniversitelerin kent hayatına, düşünce dünyasına ve toplumsal gelişimine yaptığı katkının aynı ölçüde büyüdüğünü söylemek inanın bana çok zor.
Üniversiteler kente yön veren kurumlar olmaktan çok, Eskişehir'in sağladığı cazibenin ve öğrenci hareketliliğinin imkanlarından yararlanan yapılar haline gelmiş durumda.
Oysa üniversitelerin kentten aldıkları kadar kente de vermeleri gerekir. Bilimsel üretimle, kamusal tartışmalara katkıyla, yetiştirdikleri insan kaynağıyla ve kurdukları kurumsal gelenekle...
Bunun yolu da her şeyden önce kendi birikimine sahip çıkışından geçiyor.
Gelenekleri, yetiştirdikleri kadrolar…
Tam da bu nedenle bugün Eskişehir Osmangazi Üniversitesi'nde yaklaşan rektörlük süreci, yalnızca bir yönetici değişikliği meselesi olarak görülmemeli.
2016 yılında yapılan düzenlemeyle öğretim üyelerinin rektör seçimlerindeki belirleyici rolünün kaldırılması, üniversitelerdeki yönetim anlayışını da değiştirdi. Üniversiteler yöneticilerini seçen kurumlar olmaktan çıktı; yöneticileri belirlenen kurumlara dönüştü. Böylece rektörlük süreçleri akademik topluluğun kendi iç tartışmasından uzaklaşarak merkezi idarenin tercihleriyle daha yakından ilişkili bir zemine taşındı.
Bugün kulislerde Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Emine Gümüşsoy, Prof. Dr. Haluk Hüseyin Gürsoy, Prof. Dr. Utku Avcı, Prof. Dr. Ejder Okumuş, Prof. Dr. Cengiz Ovalı ve eski AK Parti Eskişehir Milletvekili Emine Nur Günay'ın isimleri konuşuluyor.
Peki sizce konuşulması gereken isimler mi sadece?
Çünkü ESOGÜ'de son yıllarda farklı çevrelerden yükselen eleştiriler büyük ölçüde ortak bir noktada buluşuyor. Akademik aidiyet duygusunun zayıfladığı, kurum içi iletişimin yıprandığı ve üniversitenin sahip olduğu potansiyeli yeterince ortaya koyamadığı yönündeki değerlendirmeler sıkça dile getiriliyor. Bu nedenle rektörlük seçimlerinin isimlerin çok ötesinde bir yerde tartışılması gerekiyor.
Eskişehir'in üniversite geçmişi bu konuda önemli deneyimler sunuyor esasında.
Kent, dışarıdan gelen yöneticilerin yarattığı tartışmaları da gördü, kurum içinden çıkan isimlerin getirdiği başarıları da. Bütün bu deneyimlerin ardından giderek güçlenen kanaat şu: Bir üniversiteyi yönetmek yalnızca yetki kullanmak değildir. Kurumun kültürünü tanımak, akademik topluluğun farklı kesimleri arasında güven üretebilmek ve ortak bir gelecek fikri koyabilmek o yetkilerin tümünden daha önemlidir.
Üstelik bu mesele yalnızca Osmangazi Üniversitesi'nin meselesi değil. Türkiye'de üniversitelerin giderek hız kaybettiği, bilimsel üretimden çok idari süreçlerle, farklı isimlerle anılır hale geldiği bir dönemde ESOGÜ'deki rektörlük süreci daha geniş bir sorunun küçük bir yansıması olarak da okunabilir.
Belki bugün sorulması gereken soru şudur: Üniversite fikrini yeniden nasıl güçlendirip, Eskişehir’i gerçek bir üniversite kenti yapabilecek miyiz?