Yurttaş yoksullaşırken, adalet ve güvencesizlik derinleşirken CHP’den beklenen siyasal alternatif, masalar arasındaki kısır çekişmelere kurban ediliyor.
AK Parti’nin ekonomi, eğitim, hukuk ve sağlık alanlarında izlediği politikaların, geniş bir yurttaş kesiminde yarattığı hoşnutsuzluk ortada. Bu durum, Cumhuriyet Halk Partisi’nin omuzlarına hafife alınamayacak bir sorumluluk yüklüyor.
Yük, var olan adaletsizliklere, güvencesizliğe ve yoksullaşmaya karşı gerçek bir siyasal alternatif üretme sorumluluğudur. Ne var ki CHP, kahvaltılar ve yemek masaları arasında yapılan polemiklerle uğraşmak durumunda kalıyor.
Bu tabloyu “dış mihraklar” gibi kolaycı açıklamalarla geçiştirmek mümkün değil…
CHP açısından can sıkıcı mesele burada yatıyor. Bazı partililer, bazı partilileri artık siyasal argümanlarla değil; toplumsal duyarsızlık, eğlence düşkünlüğü ya da ahlaki zaaf imaları üzerinden yıpratmaya çalışıyor. Eleştirilerde politik akıl neredeyse buharlaşmış durumda. Yerini, ölçüsüz bir hırsın ve kaba bir şehvetin aldığı bir dil hakim.
Eleştirilerin kökü aslında kongre döneminden geliyor. Yanlış iliklenen ilk düğme her fırsatta patlıyor.
Fakat yine de ortaya konulan itirazlar, bir şeyleri düzeltmeye ya da kamusal yararı büyütmeye dönük değil. Aksine, parti içinde karşı tarafı kendi “doğrularıyla” kamuoyu baskısı altında ezmeye, itibarsızlaştırmaya yönelik.
Siyasi akıl; çözüm üretme iddiasını terk edip, bir tür ahlak zabıtalığına, linç kültürüne teslim ediliyor. Böyle bir ortamda, eleştirinin kendisi de anlamını yitiriyor.
Eleştirilenler itibarsızlaştırılmaya çalışılırken, eleştirenlerde pek bir itibar kazanamıyor. AK Parti’nin Eskişehir’de elini ovuşturarak seyrettiği zevkli bir manzaradan ötesi yok.
***
Oysa CHP’den beklenen şey; bu gürültüye kapılıp savrulmak değil, aklı ve soğukkanlılığı elden bırakmadan asıl meseleye, yani yurttaşın hayatına dokunan sorunlara odaklanmak olmalı. Çünkü memleketin hali ortadayken, siyaset bir sinir harbine, bir karşılıklı ahlak isnadı yarışına, yahut “biz” ve “onlar” didişmesine indirgenirse, geriye ne kamusal akıl kalır ne de kolektif bir çıkış umudu.
Böyle bir oluşumun sokakta her gün eylem yapan emekliye, kira ödemekte zorlanan öğrenciye, Migros çalışanlarına, şiddet sarmalının içine sürüklenen genç ve çocuklara bir fayda sağlaması mümkün değil…
***
Ve sonra, benim de içine düştüğüm bir kısır döngü başlıyor: CHP’ye akıl vermek…
CHP’lilerin de dillendirdiği gibi, AK Partililerin gerçekten çarşıya pazara çıkmakta zorlandığı bir ortamda, yerinden kalkan herkes CHP’ye akıl verme uğraşına düşüyor. Bu neredeyse milli bir spor haline geldi.
AK Parti’ye yönlendirilmesi gereken tüm enerji, CHP’yi doğru düzgün bir rotaya sokmak için harcanıyor. AK Parti’nin yerelde halktan tamamen kopuk bir siyasi yapılanması bile böylesi bir ortamda kendisine siyaset üretebilecek bir alan bulabiliyorsa, CHP’ye akıl verme sporunun boşuna yapılmadığı anlaşılıyor.
***
CHP içinde milletvekili listelerinin, kimlerin aday olup olmayacağının, sokaktaki yurttaşın gündelik dertlerinden daha öncelikli bir mesele haline geldiği bir atmosferdeyiz.
Böyle bir tabloda, AK Parti’nin çıkıp “biz vatandaşın yanındayız” pozunu vermesi şaşırtıcı olmuyor. Zira siyaset, boşluk affetmeyen bir alan; muhalefet kendi gündemini halkın hayatından kopardığı ölçüde, iktidar bu boşluğu söylemlerle doldurmakta zorlanmıyor.
Mesele tam da burada düğümleniyor. CHP’ye dönük bu bitmek bilmeyen akıl verme seferberliği, bir yandan muhalefetin içe kapanıklığını görünür kılıyor, öte yandan iktidarın asıl muhatabından kaçışını perdeleyen kullanışlı bir sis işlevi…
Çarşı yanarken, tartışmanın hala “CHP ne yapmalı?” ekseninde dönmesi…
Sizce de tuhaf değil mi?