Değerler değil, dağıtım kanalları belirliyor itibarı. Birine dokunulmazlık atfeden söylem, diğerini aynı hızla kriminalize edebiliyor.

Siyasal iklim, bir meteoroloji bülteni gibi değil artık; daha çok bir güvenlik anonsu gibi işliyor. “Dikkatli olunuz.” Önümüze konan yoğurdu bile üfleyerek yiyoruz.

Sıcaklığından değil, başımıza açabileceği ihtimallerden çekinerek. Sözün, itirazın, hatta mimiklerin bile kayda geçtiği bir sertlik rejiminde ilerliyoruz.

Protesto etmeyi unuttuk. Belki de unutturulduk. Çünkü protesto, bir değişim umuduna yaslanır. O umut zayıfladığında geriye sembolik jestler kalır.

“Geçinemiyoruz” pankartını tutan birkaç emekli... Fakat o pankart, kalabalıkların dili olmaktan ziyade, kıdemli bir kuşağın sitemine dönüşmüş vaziyette.

Asgari ücretlinin derdi de başka. Kira ve faturalar karşısında matematik yetmiyor. Şikayet etmek ise risk hanesine yazılıyor. Açlık sınırı fukaralığı zorlayabilir zira.

Kredi kartı limiti ise geçici bir sığınak gibi genişletiliyor. Borç, acı bir sessizliğe dönüşüyor. “Nasıl şikayet etsinler?” sorusu haklı bir şekilde cevapsız kalıyor.

Patronla hükümet arasında sıkışmış bir hayatın soğuk muhasebesi bir yerde.

Çiftçi için itiraz, neredeyse kriminal bir kategoriye yerleştiriliyor. Mazot fiyatını, taban fiyatı, destek primini konuşmak; bir anda güvenlik literatürünün kelimeleriyle yan yana gelebiliyor. “Terörist” yaftasının bu kadar kolay dolaşıma girdiği bir yerde, tarlanın da toprağında dili kısılıyor haliyle. Toprak suskunlaştıkça, sebzelerin fiyatları bangır bangır bağırıyor.

Orta ve küçük ölçekli iş adamaları ise ihtiyatlı… “Aman başımıza iş gelmesin” cümlesi, iş dünyasının gayriresmî mottosuna dönüşmüş gibi. Risk, artık yatırımın değil, sözün alanında ölçülüyor. Az kazanıyoruz belki ama daha da az konuşmalıyız düsturu ile yol alınıyor. Bu da siyasetin kamusal tartışma zeminini daha da daraltıyor.

Böyle bir atmosferde yurttaşlık, aktif bir özne olmaktan çıkıyor, belki sadece temkinli bir varoluş, hepsi o kadar. Mevzu aslında ısınan siyaset değil, hararet yapan demokrasimiz.

Mesele, yalnızca ekonomik daralma değil; itirazın alanının daralması. Ruh hali sertleştikçe, toplum da kabuğuna çekiliyor, ya da insanlar artık korktukları için değil, faydasız buldukları için de susuyor olabilirler. İşte bu, en derin siyasal yorgunluk hali.

Bu sessizlik duvarında gedikler yok mu? Var elbette. Fakat o gedikler de başlı başına bir psikolojik bir durum.

Mesela iktidar milletvekilini, kapısının önüne bir gün “maliyeciler” dayanır korkusuyla eleştiremeyenler; muhalefet vekilini gördüklerinde birden cesaret patlaması yaşıyor.

Güçle mesafeyi iyi ayarlayan, risk hesabını titizlikle yapan bir yurttaşlık pratiğinden söz ediyoruz. İktidarın gölgesinde susmak, gölgenin dışında kalan alanda ise bağırmak…

İşini gördüren, kapısını araladığında telefonuna çıkan belediye başkanına karşı son derece ihtiyatlı bir dil; ama usul usul iş yapan, popülizme yaslanmayan bir başkanın karşısında kabaran bir “aslanlık”. Güce göre ayarlanan ton, menfaate göre şekillenen öfke.

Çapsızlık ise başlı başına bir kategoriye dönüşmüş durumda. Menfaat karşılığında “evliya” ilan edilenler ile menfaat dağıtmadığı için “çapulcu”ya çevrilenler arasındaki mesafe, ilkesel değil; bütünüyle çıkar eksenli. Değerler değil, dağıtım kanalları belirliyor itibarı. Birine dokunulmazlık atfeden söylem, diğerini aynı hızla kriminalize edebiliyor.

Bu hız, tesadüf değil; korkunun ve menfaatin dolaşım hızı.

Korkuların bacaları sardığı bir zamandayız. O bacalardan yükselen kara duman yalnızca ekonomik daralmayı değil, ahlaki kayba da işaret ediyor. İnsanlar neye kızacağını, neye susacağını, ne zaman konuşacağını bir tür iç denetim mekanizmasıyla ölçüp biçiyor.

Belki de asıl mesele şu: Bu iklim, yalnızca iktidarın sertliğiyle değil, toplumun kendi içinde geliştirdiği bu pragmatizmle de besleniyor. Cesaretin yönü, adalet duygusuna değil; risk hesabına göre tayin ediliyor. Böyle zamanlarda siyaset, bir fikir mücadelesi olmaktan çok, bir hayatta kalma stratejisine dönüşüyor.